22 Mayıs 2014 Perşembe

Gaziantep

Gaziantep ... 17-19 Mayıs 2014

Eşimle birlikte evlendiğimizden beri yeni yerleri görmek ve keşfetmek bizim için bir tutku halini aldı. Balayımız ile birlikte başladığımız serüvene son hız devam ediyoruz. Geçen yıl uçak biletlerimizi Anadolu Jet'ten ucuza alarak 17-19 Mayıs 2014 tarihlerinde Fulya ile birlikte Gaziantep'e gittik. Bir yıl önceden biletleri almamız ahalimiz tarafından haliyle komik karşılandı :) Fakat benim Bankacı Fulya'nın da öğretmen olması dolayısı ile resmi tatile genel 3 günlük süreyi lezzet ve kültür diyarı Gaziantep'te geçirmeye kadar verdik. Gidip de gördükten sonra son derece doğru bir karar almış olduğumuzu anladık.

Gaziantep şehri, anlatılanlardan ve okuduklarımızdan dolayı bugüne kadar görmeyi en çok istediğimiz illerimizden birisiydi. Benim açımdan Gaziantep Mutfağı, Fulya açısından da şehrin kültür mirası bu ili bizim için çok cazip kılmıştı.


Veee Gaziantepteyiz... Bir yıldır bekledim o an işte geldi... :) Gaziantep kebaplarının kokusunu buradan alabiliyorum. :) 

Gece uçağı ile geldiğimiz için, ilk olarak şehrin en eski yerleşim yeri olan Bey Mahallesindeki Zeynep Hanım Konağına gidiyoruz. Otel ve çalışanları bize şehir hakkında çokça bilgiler vererek bizlere yol gösterdiler. Otelden de çok memnun kaldık. Bu şehre geleceklere tarihi dokusunu kaybetmemiş bu konağı şiddetle tavsiye ediyorum. Otel çalışanlarının yardım severliği ise cabası... 






1. Gün:

Gaziantep hakkında benim lezzete olan ilgi ve alakam ile, nerede ne yenilir ve ne içilir husunda yaptığımız araştırmaları sonrasında ilk olarak Gaziantep'in meşhur Beyran Çorbasını denemeye karar verdik. Şehrin en iyi beyran çorbasını ise Dukat'ta yiyebileceğimizi söylediler. Biz de gidip bir deneyelim dedik. Ve çok beğendik :))))







Aslında bir sakatat çorbası olarak bilinen, fakat kuzunun kol veya but bölgesindeki en yumuşak tarafındaki etlerden yapılan bir çorba çeşidi Beyran Çorbası. İsmi çorba, fakat Gaziantepliler çorba denmesine kızıyor. Beyran paça diyerek ana yemek nitelemesi yapıyorlar. İçinde haşlanmış pirinç ve tabil ki Acı, Sirke ve olmazsa olmaz sarımsak ile servis ediliyor. Tadından yenmez denilen türden bir şey... :) 

Beyran paçayı afiyet ile yedikten sonra, yemeğe mi geldik buraya hadi gidiyoruz diyen Fulya'nın peşinden ben, Zeugma Mozaik Müzesine Gidiyoruz... :)))) 

Zeugma Mozaik Müzesi, son dönemlerde devletimizin yapmış olduğu bence en önemli kültür yatırımı... Müzemiz, dünyanın en büyük mozaik müzesi... Anadolu topraklarındaki kültür mirasımızı özetleyen bir sentez olmuş... Emeği geçen herkese teşekkürler... Müzede, Fırat nehri kenarında yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış Hristiyanlık öncesi dönem Romalılar tarafından yapılmış mozaikler yer alıyor. Mozaikler Romanın zenginliğini anlatıyor. Antik kentteki villaların zeminlerinde kullanılan mozaikler bugün müzede sergileniyor. Bence topraklarımızdaki kültür zenginliğini anlayabilmek içini mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir müze... Biz çok etkilendik... http://www.muze.gov.tr/gaziantep





Ve son olarak, Gaziantep'in simgesi haline gelen Çingene Kızı Mozaik'i... Muhteşem... lk çıktığı yıllarda kim olduğu konusunda kesin bir tanımlama yapılamayan bu mozaik'e figürdeki kadın resminin çingene kızlarını andırması nedeniyle Çingene Kız adı verilmiş. Müzede özel bir bölümde sergileniyor. Laeonardo da Vinci'nin Monalisa tablosunda kullandığı teknik kullanılmış... Nerede durusanız çingene kızı oraya bakıyor... Baktım gerçekten bana bakıyor :)


Mozaik müzesini gezmek ve kültür yüklemesi almak karnımızı acıktırdı ki kendimizi, müzenin hemen 150 mt arkasındaki meşhur küşnemeci Halil Ustanın lokantasında bulduk. :))) Bu arada biz İstanbullular, küşleme olarak bilinen kebabın asıl isminin küşneme olduğunu burada öğrendik. Ayrıca; küşneme yapılan etin her kuzuda yaklaşık 1-1,5 kg civarında çıktığı ve yalnızca Gaziantep yöresinde yetişen kuzularda olduğunu öğrendik. O yüzden Halil Usta diyor ki; başka yerlerde yapılanlar küşneme değildir, küşneme yalnızca Gaziantep'te yenir, yenecekse de Halil Ustada yenir :))) Aslında para da almıyorum ama ne yapayım, yediğim küşnemenin gazıyla bunları söylüyorum. :))) Biz yedik ve çok beğendik... Gelince mutlaka denenmesini tavsiye ediyoruz. Ayrıca; Halil Ustanın kardeşi, Mehmet Usta da aynı lezzet ve kalitede küşneme yaptığını öğrendik. Halil Usta ve Mehmet Ustanın eti aynı yerden tedarik etmesi ve kebabı yapma tarzından ayırt edilemeyeceğini öğrendik... Halil Ustanın küşnemesini denedik ve çok beğendik... Mehmet Ustanın küşnemesini de daha sonra deneyeceğiz...





Salatanın ismi,bizden... :) Her masaya kebabın yanında veriliyor...




Bu kadar Gaziantep lezzetinden sonra, şehrin en önemli çarşını Bakırcılar çarşısına gidiyoruz. Bakır işciliği Gaziantep'de 400 yıllık geçmişi olan bir el sanatıdır. Çarşı yaklaşık olarak 100-150 mt boyuca uzanmakta ve bakırcıların dükkanlarının önünce el işi sanatlarını icra ederken çekiç seslerinin ahenkli melodisi ile sizi yüzyıllar öncesine götürüyor.






Bakırcılar Çarşısından büyülenmiş olarak ayrılıyoruz ve rotamızı Zincirli Bedesten'e çeviriyoruz. Halk arasındaki adı Kara Basamak Bedesten, 17. yüzyılda yapılmış bir eserdir. Tarihi çarşının içinde 73 dükkan bulunuyor. 3 farklı kapıdan bedestene girmek mümkündür. Çarşı içinde yemeniden kutnuya, baharattan bakıra, ahşap süs eşyasından çantaya kadar bin bir çeşit hediyelik eşya var.



Zincirli Bedestenden çıktıktan sonra kendimizi Gaziantep'in meşur Almacı Pazarında buluyoruz. Bu ismin nereden geldiğini bilen kimse yok. Ancak; bir esnafın dediğine göre; Almanya'ya giden gurbetçilerin gitmeden önce son alışverişlerini yaptıkları yer olduğundan Almacı Pazarı adını almış... Burada Gaziantep mutfağında kullanılan tüm baharat ve kurutulmuş sebze ve çerezler satılıyor. Biz de gitmeden yıllık salça ve nar ekşisi tedarikimizi yaptık. Bu arada tüm Gaziantep'te nar ekşisine, nar eşkisi diyorlar :)



Almacı Pazarından çıktıktan sonra son bir etrafta dolaşırken birden bire kendimizi İmam Çağdaş'ın önünde buluveriyoruz. Aldığımız duyumlara göre; son dönemde Gaziantep'te artan turizim ile birlikte İmam Çağdaş'ta fabrikasyon üretime geçtiği ve kalitesinin düştüğü söyleniyor. Biz de bu duyumlar çerçevesinde burada yalnızca iyi olduğu söylenen Lahmacunun tadına bakarak geçiyoruz. Lahmacunun tadı İstanbul'daki iyi lahmacunların seviyesinde, fakat Gaziantep farkını bulamıyoruz. 




Arkamdaki insanlar hadi ye de git der gibi arkamdan bakıyorlar... :)

İmam Çağdaş'ta lahmacunun tadına baktıktan sonra, mide fesadına uğramamak ve biraz yediklerimizi hazmedebilmek için kahve içmeye karar veriyoruz. Ve kendimizi Tahmis Kahvecisine gidiyoruz. Zincirli bedestene yaklaşık 300 metre aşağıda iki katlı bir yapı burası. Burada Menegiç kahvesi, Türk Kahvesi, nargile ve çay servisi yapılıyor. Tahmis 'kahve dövülen yer' anlamına geliyormuş. Tercihimiz yabani fıstıktan yapılan sütlü menengiç kahvesi oldu.  Çok beğendik, bir daha içmeye gelelim diyerek buradan ayrıldık.







Kahvemizi içtikten sonra Fulya ve ben yorulduğumuzu fark ediyoruz. Biraz dinlenmek üzere otelimize doğru yol alıyoruz. Bakırcılar çarşısından  geçtikten sonra  Emine Göğüş Mutfak Müzesi çıktı karşımıza. Burası Türkiye'nin ilk mutfak müzesi. Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürü anlatılıyor. Mutfak malzemeleri, sofra düzeni, yöreye özgü kullanım şekilleri ve adları ile sergilenmekte. Emine Göğüş, Türkiye'nin ilk Turizm Bakanı Ali İhsan Göğüş 'ün annesidir. Müze olarak kullanılan ev Ali İhsan Göğüş'ün doğup büyüdüğü evmiş. Daha sonra Kültür bakanlığına müze yapılması için bağışlanmış. Giriş ücreti 1 TL.
http://www.kentmuzeleri.com/Gaziantep-Mutfak-Muzesi


Otelimizde bir kaç saat dinlendikten sonra, soluğu Bayazhan'da alıyoruz. 1909 yılında Bayaz Ahmet Efendi tarafından yaptırılan ve 2005 yılında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alınan Bayazhan daha sonra rakı fabrikası olarak kullanılmış, bugün ise Gaziantep'in en güzel restorantlarından biri olarak hizmet veriyor. Bizde buraya kadar gelmişken Bayazhan'ın mistik ortamında Gaziantep'i yaşayalım dedik. 
http://www.bayazhan.com.tr/












2. Gün

Bir önceki gün o kadar yorulmuşuz ki, yürümekten tabanlarımız ağrımış. Fulya da be de zor kalktık. Kaldığımız otelin açık büfesine bakarak, Gaziantep'e bu klasik kahvaltıyı yemeğe mi geldik der gibi şöyle bir bakıp geçtikten sonra önce meşhur Ciğerci Mustafa'ya gittik. Gaziantep'te sabahları Beyran Çorbası, üzerine Ciğer ve son olarak Katmer ile cila yapılırmış Biz dün Beyranı denediğimiz için bugün yerimizi ciğere ayırıyoruz. Çiğeri pek sevmezdim. Burada da yedikten sonra fikrim değişmedi. Ama Gaziantep'e gelip de Ciğerci Mustafa'nın tadına bakmazsam da aklım kalırdı. :)







Fulya'nın ciğerle arası ben den de kötüdür. Otelde kahvaltıda bıraktığım Fulyayı aldıktan sonra kahvaltının finalini yapmaya Zekeriya  Usta'ya gidiyoruz. İstanbul'da birçok yerde katmeri denemiş olan bizler, acaba Gaziantep'in meşhur Zekeriya Ustasını denemek için koşar adım gidiyoruz. Zekeriya Ustanın yeri yeni çarşı içinde dükkanların arasında bir yerde...Bulmakta biraz zorlanıyoruz ama değiyor. Dükkanın önü tıklıklım tıklım. Saat 11:00 gibi oaradayız... Aman allahım o ne lezzet:) Taş fırında yapılan katmerin içinden kaymak ve fıstık fışkırıyor. Müthiş bir lezzet... Katmer Gaziantep Mutfağının en bilinir tatlısı... Hamur el yordamıyla arkasından karınca duasının bile okunacağı incelikte açılarak içine bolca kaymak ve fıstık konulduktan sonra katlanıp taş fırında pişirilen bir tatlı... Ustalar o kadar hızlıbu işi yapıyor ki... neredeyse dakikada 1 katmer hızında çalışıyorlar...Fotoğraftaki Zekeriya Ustanın oğlu, esas usta kasada bekliyor...
http://www.katmercizekeriya.com/hakkimizda.html









Katmeri yedikten sonra kendimizi Gaziantep'in yeni çarşısına atıyoruz...Burada biraz dolaştıktan sonra Gümrük Han'a gidiyoruz... İçeride bir çok el sanatını görmek mümkün. Özelikler meşhur Antep işi el işleri... Ancak; içeride yemenici den camcıya el işi kravattan daha nicelerine bir çok el sanatını görmek mümkün...
http://www.sahinbey.bel.tr/tr/icerikdetay/321/967/gumruk-hani.aspx





Gaziantep şehrinin altında yapay ve doğal bir çok mağara var. Bu mağaralar savaş yıllarında sığınak barış yıllarında depo, ahır olarak kullanılmış. Gaziantep’in Yeni Han Halıcılar Sarayı’nda bulunan Kaleoğlu Mağarası 1557 den beri kullanılmakta... Şimdilerde cafe olarak hizmet veriyor... Biz de burada bir soluklanarak tahmis kahvesi içiyoruz... 
http://geziantep.com/2010/04/11/kaleoglu-magarasi/








Burada içtiğimiz menengiç kahvesi % 100 süt ile yapılıyor. Meğerse, tahmis kahvesinde içtiğimiz ve su ile ypılan kahvenin yanında bu süt ile yapılan kahve süper geliyor... Burada Gaziantebin mig gibi havasını ciğerlerimize çekerek kendine has mistik atmosferinde kendimizden geçerken, birden saatin yavaş yavaş geçtiğini ve Halfetiye gitmek için anlaştığımız tur aklımıza geliyor. Hemen hızlıca sözleştiğimiz üzere Kendirli Kilisesisinin önüne gidiyoruz. Kendirli Kilisesi, Gaziantebin en karakteristik binalarından biri... Gaziantep il merkezine, Atatürk Bulvarı üzerinde, Öğretmenevi’nin bitişiğinde olan bu kilise Gaziantepli Katolik Ermeniler tarafından, Fransa Kralı III.Napolyon, Fransız misyonerleri ve Katoliklerin maddi desteği ile 1860 yılında yapılmış. 1898 yılında yıkılmış ve yerine bugünkü kilise yapılmış ve 1900 yılında ibadete açılmıştır. Kurtuluş Savaşımız döneminde Fransızlar tarafından cephanelik olarak kullanılmış ve bugün kültür merkezi olarak kullanılıyor. Binanın üzerinde halen mermi izlerini görebiliyoruz... Ancak; binanın 130 cm kalınlığındaki duvarları saldırılara karşı direnç göstermiş...







Grup ile Kendirli Kilisesinin önünde buluştuktn sonra yaklaşık olarak 110 km uzaklıktaki hafetiye yol alıyoruz. Grup çok neşeli ve esprili... Adapazarılı öğretmen arkadaşların birlikte Gaziantebi görmek ve tanımak için geldikleri bir grup... Eşimin de öğretmen olmasından dolayı grupla hemen kaynaşıyoruz :)
Atatürk Baraj gölünün yükselmesi ile birlikte Halfeti’nin bazı köyleri, 2000 yılında sular altında kaldı. 2014 Nisan ayında ‘sakin şehir’ unvanını da alan Halfeti, bizce kesinlikle keşfedilmeyi hak ediyor…İçinden Fırat geçen bir yerleşim bölgesi. Romalılar tarafından, Fırat Nehri’nin doğu yakasında, ‘Ekamia’ adıyla kuruluyor. Çok eski zamanlardan beri yaşam devam ediyor. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılıyor. 1954’te ilçe oluyor. Halfeti kıyısında tur yapan bir çok tekne var. Tekneye binip açılıyoruz, bir yanda suyun altında kalan hayatlar, mezarlar, okullar, camiler, evler, yollar, hayaller, acılar, sevinçler; bir yanda da çok özel bir iklimde, çok hikâyesi olan bir bölgede, bir sinema filminin içindeymişiz gibi yol alıyoruz. Korkutucu bir güzellik...Tekne turu, aşağı yukarı bir saat sürüyor. Tekne gezimizin tam yarısında, batık köy Savaşan’da karaya çıktık. Salaş mı salaş bir çay bahçesi var kıyıda, oraya oturduk. Fotoğraflar çekildi, meşhur zahter çayları içildi... Sonra tekneye bindik tekrar... 
Yolda giderken hani o çok sevdiğim antep fıstıkları tarlasında buluyorrum kendimi... Meğerse bunlar ağaçta yetişiyormuş :))) 


Tekne turunda biz...


Bir ara kaptanlığa soyunuyorum :))


Ve Savaşan Köyü...


Tekne turundan döndükten sonra gezmek ve temiz hava karnımızı acıktırıyor...  Halfetinin patlıcanı çok meşhurmuş... Hemen kendime bir patlıcan kebabı söylüyorum.. Ama ne patlıcan... Bembeyaz... 2 porsiyonu oracıkta kıvırıyorum... :)))




3. Gün

Son gün olduğu için çok fazla zamanımız yok... Öğleden sonra uçağımız ile İstanbul'a döneceğiz... Hafif bir kahvaltı ettikten sonra, Gaziantep'e gelip de baklava yemden dönersem büyük ayıp etmiş oluruz herhalde :)))) Otelde bavullarımızı toplayarak lobiye bırakıyoruz... Daha sonra bavulumuzu alıp hava limanına gideceğiz... 

İlk önce Şehrin önemli Baklavacıalrından Koçak'a gidiyoruz. Koçak Baklavanın Gaziantepte 6 farklı yerde dükkanı var. Fakat, biz fabrikasında sürekli Baklava çıktığını ve buradan Türkiye'nin dört bir tarafına Baklava gönderildiğini öğreniyoruz. Taze baklavanın mekkesine gidiyoruz :) Burada bizi son derece misafirperver bir şekilde karşılıyorlar... Aslında şehrin her esnafında mütevazilik ve misafirperverlik hat safhada... Anlatılan doğu kültürünü burada gerçekten yaşıyoruz... 

Kahvaltı sonrasında Gaziantep'in bakalavası çok iyi gidiyor... Şerbeti tatlısı ve sıcaklığı yerinde... Müthiş bir baklava... Fiyatı  






Burada yediğimiz baklava gerçekten şimdiye kadar yediklerimden en iyisiydi diyebilirim. Burada yediklerimizi biraz hazmettikten sonra Gaziantep alışverişlerimizde eksik kalanları almak için Almacı Pazarına gidiyoruz. Dönüşte Halil Ustanın kardeşiMehmet Ustanın yerine gidiyoruz. Oradan da artık döneceğimiz için biraz kendimize zaman verip acıkmak istiyoruz. Bir daha Gaziantep'e ne zaman geliriz kim bilir... O yüzden kendimi Mehmet Ustaya hazırıyorum... :)

Mehmet Ustanın küşnemesi ile Halil Ustanın küşlemesinin aynı lduğunu söylemişlerdi.. Ancak; Mehmet Ustanın Küşnemesi bence bir tık ileri... Çünkü daha az pişmiş ve sulu... Ayrıca daha büyükparçalı... ilave olarak da ismi Halil Ustanınki kadar bilinir olmamasından dolayı dükkanda az kişi var ve hizmet kalitesi de buna göre artıyor... Fiyatlar ise daha makul... Halil Usta 23 TL, Mehmet Usta 15 TL..